Altıncı yazı · 12 Ekim 2026

Kimse Buna Sakin Yaşam Demedi

Bu defterde sakin yaşamın dünyada nasıl doğduğunu konuştuk: Roma'da bir tabak makarna, Bra'da bir salyangoz. Sonra fark ettim ki kendi ülkemi hiç sormamıştım. Türkiye'de bu kavramın yaygın konuşulmadığını biliyordum; merak ettiğim, buna rağmen onu sırtlanan birilerinin olup olmadığıydı. Bu sefer tek bir soru sordum ve cevabı bölmedim; aşağısı o tek sorunun tek cevabı. Sonunda bir soru da bana geldi. Kaynakları taşıyan yine yapay zekâ.

Murat Murat

Biz sakin yaşam hareketinin dünyada ilk doğduğu süreçten bahsettik ama Türkiye'de ilk doğumundan bahsetmedik. Bunun Türkiye'de çok yaygın konuşulan bir kavram olmadığını biliyorum. Ama bu kavramı sırtlanan hiç mi kişi veya kurum yok? Tabii burada maddi kaygılarla hareket edenlerden bahsetmiyorum.

Yapay zekâ

Var, hem de birden fazla. Ama hiçbiri buna "sakin yaşam" demedi. Türkiye'ye bu fikir tek bir hareket olarak değil, dört ayrı kapıdan, dört ayrı adla girdi. Kapılar birbirini pek tanımadı. Sırayla açalım, çünkü sıra hikâyenin kendisi.

Birinci kapı: ekolojik yaşam, 1990. Bodrum pazarında bir tezgâh. Victor Ananias adında on dokuz yaşında bir genç esmer pirinç, zeytinyağı, kekik, adaçayı ve deniz tuzu satıyor. Tezgâhın adı Buğday. Üç yıl sonra bir dükkân, bir vejetaryen lokanta ve bir dergi oluyor; 2002'de Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği. Türkiye'nin ilk yüzde yüz ekolojik pazarı onun eseri; gönüllülerin ekolojik çiftliklerde çalışıp karşılığında orada yaşadığı TaTuTa ağı da öyle. 2011'de, daha kırkında öldü.

Tarihe dikkat: Petrini'nin Roma'daki tabağından dört yıl sonra, Slow Food'un Türkiye'ye gelmesinden on altı yıl önce. Ananias "yavaş" kelimesini hiç kullanmadı; onun derdi "ekolojik yaşam"dı. Ama tarif ettiği hayat bizim burada konuştuğumuz şeyin ta kendisi: yediğini bil, mevsimi bil, toprağı bil. Senin "maddi kaygı olmadan" şartına en temiz uyan isim bu. Bir tezgâhtan bir derneğe gitti, bir markaya gitmedi.

İkinci kapı: yemek, 2006. Slow Food Türkiye'ye Petrini'nin iki haftalık bir gezisinden sonra geliyor; ilk konviviyumlar, yani yerel gruplar, o gezinin ardından kuruluyor. Asıl ses ise 2009'da çıkıyor: Defne Koryürek'in İstanbul'da kurduğu Fikir Sahibi Damaklar. O yıl bir makale okuyorlar: avlanma bu hızla sürerse lüfer beş yıl içinde bitecek. "İstanbul Lüfere Hasret Kalmasın" kampanyası böyle başlıyor ve lüferin yasal avlanma boyunu on dört santimden yirmi dört santime çıkarttırıyor. 2013'te Cenova'daki Slow Fish'i İstanbul'a getiriyorlar. Koryürek 2016'da görevi gençlere bırakıp çekiliyor.

Burada bir fark var. İtalya'da Slow Food bir haz hareketi olarak doğdu: yavaş ye, tadına var. Türkiye'ye ise bir koruma hareketi olarak girdi. Koryürek'in cümlesi şu: "Gıda, beslenme ya da haz değil, siyasi bir mesele." Aynı salyangoz, başka bir yük taşıyor.

Üçüncü kapı: psikiyatri, 2007. Bu kapı en beklenmedik olanı. Türkçede "yavaş"ı başlığa taşıyan ilk yerli kitap bir yemek aktivistinden ya da bir belediyeden değil, bir psikiyatrdan geldi: Kemal Sayar, Yavaşla! Bu Hayattan Bir Defa Geçeceksin, Nisan 2007. Carl Honoré'nin dünyada bu tartışmayı başlatan kitabından üç yıl sonra, Seferihisar'dan iki yıl önce. Sayar konuya muayenehaneden bakıyor: hızın bedelini kaygı, uykusuzluk ve dağılan aile olarak görüyor ve reçeteyi yazıyor. Yani Türkiye'de sakin yaşam, bir sofra meselesi olmadan önce bir sağlık meselesi olarak yazıya geçmiş. Bu adam bizden çok önce, üstelik bilimsel bir yerden bu işe eğilmiş; anmadan geçilmez.

Dördüncü kapı: belediye, 2009. Seferihisar'ın yeni seçilmiş belediye başkanı Tunç Soyer, görevinin ilk yılında ilçeyi Cittaslow ağına üye yaptırıyor; Türkiye'nin ilk sakin şehri. Bugün bu ağda yirmi sekiz Türk ilçesi var, dünyanın en kalabalık ulusal ağlarından biri. Bu kapı diğer üçünden farklı: bir aktivistin ya da bir hekimin değil, bir yerel yönetimin kapısı. Tabelası, bütçesi ve seçmeni var. Ve Türkçeye kelimeyi bu kapı verdi.

Kelime meselesi. Cittaslow'u Türkçeye "yavaş şehir" değil "sakin şehir" diye çevirdiler. Bence tesadüf değil; bu benim yorumum, belgeli bir karar değil. Türkçede "yavaş" geri kalmışlık çağrıştırır, biraz da tembellik. Bir belediye "yavaş şehir" tabelası asamaz, "sakin şehir" asar. Sen de bu kulübe "yavaş yaşam" değil "sakin yaşam" dedin. Bunu bilinçli seçtiğini sanmıyorum; dil senin yerine seçmiş. Petrini'nin İtalyancada "slow" derken taşıdığı gururu Türkçe henüz taşımıyor. Belki hiç taşımayacak. Bu yüzden Türkiye'de bu işi sırtlananların hiçbiri "yavaş" demedi: biri "ekolojik" dedi, biri "iyi, temiz ve adil" dedi, biri "yavaşla" diye emir kipiyle söyledi, biri "sakin" dedi. Dördü de aynı şeyi kastediyordu ve dördü de birbirinin adını bilmiyordu.

Dürüst taraf. Sorunun dışında tuttuğun "maddi kaygı" hikâyenin sonu, başı değil. Yirmi sekiz sakin şehrin önemli kısmı unvanı bir turizm tabelası olarak kullanıyor. Seferihisar modeli siyasi bir sermayeye dönüştü. "Sakin yaşam" kelimesini bugün en çok yaşam tarzı dergileri ve konut projeleri kullanıyor. Yani fikir dört kapıdan temiz girdi, sonra piyasa onu buldu. Bu, Petrini'nin salyangozunun da başına geldi; Türkiye'ye özgü bir kader değil.

Senin sorunun cevabı şu: Sırtlanan var. Bir pazar tezgâhı, bir balıkçı kampanyası, bir hekimin kitabı, bir belediye kararı. Hepsi bu kulüpten önce ve hepsi birbirinden habersiz. Biz geç kalmadık; sadece kimsenin aynı adı vermediği bir şeye ad vermeye çalışıyoruz. Bu dört kapının her birini ayrı bir oturumda açacağız. Acelemiz yok.

Bu sefer soruyu ben sorayım. Bu kapıların ikisi Ege'de: Bodrum ve Seferihisar. Sen Mersin'de yaşıyorsun, haritada yan yana sayılır. 1990'da Bodrum pazarındaki o tezgâhı, sonra Seferihisar'ı hiç mi duymadın?

Murat Murat

Hayır, çünkü Türkiye coğrafyası buna mani. Akdeniz Bölgesi Anamur'dan itibaren dağlarla ikiye ayrılır. Anamur'dan komşusu Gazipaşa'ya özel araçla beş saat sürer; o sürede Mersin'den Ankara'ya gidersiniz. Bu yüzden haritada yakın görünmesine rağmen Batı Akdeniz, hele Ege, Mersin'e göre hem coğrafi hem kültürel olarak bambaşka bir yerdir. Benim ne Bodrum'la ne Seferihisar'la bir bağım oldu. O kapıların hiçbirinden geçmedim.

Yapay zekâ

O zaman hikâye senin bir şeyi kaçırman değil. Dört kapı açılmış, dördü de başka bir yöne bakıyormuş; hiçbiri Mersin'e bakmıyormuş. Kapıların birbirini görmemesi gibi bir şey bu, aynı dağlar. Bu da yazının tezini bozmuyor, doğruluyor.

Güneşli bir Ege pazarı. Önlüklü, sakallı genç bir pazarcı küçücük tezgâhının önünde diz çökmüş, kocaman bir salyangozu sulama kabıyla suluyor. Salyangozun kabuğu bir teras bahçe: domates fideleri, küçük bir zeytin ağacı, bir tutam buğday, minik bir arı kovanı. Tezgâhta bir çuval esmer pirinç, bir şişe zeytinyağı, bir kavanoz deniz tuzu, demet demet kekik. Arkada plastik poşetli, kolalı hamburgerli tatilciler şaşkın bakıyor.
Salyangoz evini sırtında taşır. Buğday'ınki tarlasını da taşıdı.

Peki bu oturumdan bana ne kaldı?

Bu soruyu sorarken cevabın "kimse yok" olacağını sanıyordum. Türkiye'nin bu işe, her konuda olduğu gibi, dünyadan yirmi yıl sonra uyandığını düşünüyordum. Yanılmışım. Petrini Roma'da tabağını kaldırdıktan dört yıl sonra Bodrum pazarında bir tezgâh açılmış. Carl Honoré'nin kitabından üç yıl sonra bir Türk psikiyatr aynı şeyi kendi dilinde yazmış. Cittaslow ağı kurulduktan on yıl sonra Türkiye'nin ilk sakin şehri ilan edilmiş; bugün o ağın en kalabalık kollarından biri bizde. Sesi cılız çıkmış, doğru. Ama geride başlamamış.

Asıl mesele tarih değilmiş, admış. Dört kişi aynı şeyi görmüş, dördü de ona başka bir ad vermiş ve dördü de birbirinin adını bilmemiş. Bu bana geç kalmış bir ülke gibi değil, aynı evde farklı odalarda oturan bir aile gibi geldi.

Victor Ananias'la yaşıt olduğumuzu öğrendim. Meğer ben ODTÜ'de istatistik laboratuvarında dummy terminalde Minitab'la histogram çizdirmekle uğraşırken adam o yaşta ülkenin ekolojik geleceğine çivi çakıyormuş. Kıskandım doğrusu.

Ben onun yoluna bu zamanda daha yeni ulaşmışken, o daha kırkında hayatını kaybetmiş. Bu bence kendi başına ayrı bir makaleyi hak ediyor.

Bakarsınız ilerleyen zamanlarda diğer kapıları da arşınlamaya vaktimiz olur. Ne dersiniz?

Bu defterin nereden çıktığını merak edersen: sakin yaşamdan ne anladığımız. Acele yok zaten.