Radar · 2 Eylül 2026

Hallmark kasabasına taşınan yazar

Ne diyor

Ne tür bir yazı. Bir Amerikan yaşam dergisinde çıktı ve türü belli: kişisel deneyimden ders çıkaran, okura yol gösteren birinci şahıs bir anlatı. Muhatabı, yazarın taşındığı andaki haline benzeyen biri — yirmili yaşların ortası, tükenmiş, bir kırılma anında. Yazının izlediği hat da şu: doğru yere taşınmak iyileştirdi.

Yazar, yirmili yaşlarının ortasında ağır bir ayrılık yaşıyor — pandeminin yatışmaya başladığı dönem. Sevdiği adamın yasını tutarken paylaştıkları daireyi de kaybediyor; geçici olarak çocukluğunun odasına dönüyor ve hızlı taşınma tarihli ucuz daireler taramaya başlıyor. Baş etmekte en zorlandığı iki his aynı anda üstüne biniyor: istikrarsızlık ve belirsizlik.

Sonunda New Jersey’de, ormanın kenarındaki küçük bir kasabada bir daire tutuyor — Hallmark filmlerinden fırlamış bir yer. Oysa üniversite yıllarındaki hayali başkaydı: büyük bir şehirde yaşamak, elinde kahveyle gazetecilik işine yürümek. Bir süre bunu yaşadı da; New Jersey’den Manhattan’a her sabah trenle gitti. Ama aşırı uyarılmaya ve kaygıya yatkın biri için o tempo yürümedi — birkaç yıl sonra sinir sisteminin tükendiğini söylüyor.

Birinci ders: huzur istemek bir eksiklik değil. Yengesi ona bir yıl içinde oradan taşınacağını, o dairenin hayatının en dip anını hatırlatıp duracağını söylemişti. Tam tersi oldu. Sabahları güneşle kalkıyor, kahvesini yapıyor, güne bir kitapla ya da hafif bir yogayla başlıyor. Sonra yürüyerek çarşıya inip hep aynı kahvecide yazıyor; işletmeciler ve baristalar siparişini ezbere biliyor. Ayda bir, yatak odasının tepe penceresinden dolunay giriyor. Bu küçük ama mahrem anların hem yıllar önceki ayrılıktan hem de sonraki sayısız stresten iyileşmesine yaradığını söylüyor.

İkinci ders: çevre kurmak için hiçbir yaş geç değil. Taşındığında kasabada neredeyse kimseyi tanımıyordu; çocukluk ve üniversite arkadaşları ülkeye dağılmıştı. Küçük ve sessiz bir yerde ayrılık atlatmak onu iyice yalnız hissettirdi. Kaybedecek bir şeyi olmadığını düşünüp kendini ortaya attı: esnafla sohbet edip hikâyelerini dinledi, kasabanın yazarlar topluluğuna katıldı, ana caddedeki kitapçının etkinliklerine gitti, yoga derslerine yazılıp orada tanıştığı kadınlarla konuşmaya zorladı kendini. Yıllar sonra artık tanıdık yüzlerden oluşan bir çevresi var — kasabanın geveze dedesi, moral veren yoga eğitmeni, alt kattaki yaşlı komşusu. Aynı topluluğun büyük şehirde kurulamayacağını iddia etmiyor; ama herkesin adını ve hikâyeni bildiği bir yerin ayrı bir sıcaklığı olduğunu söylüyor.

Üçüncü ders: tutkulara alan aç. Gazetecilik temposunda kendine ve uğraşlarına neredeyse hiç vakti kalmıyordu. Kasaba onu çocukluğunun ilgilerine geri götürdü: yaratıcı yazarlık, okumak, şarkı söylemek, doğada vakit geçirmek, fırın işleri. Etrafında hayalinin peşinden gidip kendi işini kuran insanlar gördü — yurtdışından gelip kahveci açan adam, kendi çiçekçisini işleten kadın, kasabanın ilk kitapçısını kuran sanatçı. O kitapçının alt katında yazı etkinlikleri ve açık mikrofon için ayrı bir mekân da var.

Taşındıktan birkaç yıl sonra tam zamanlı işinden ayrılıp serbest yazarlığa geçti. Artık hangi müşteriyle ve hangi projeyle çalışacağını seçebiliyor, kitap ve şiir için vakit ayırabiliyor, kurumsal merdiveni tırmanma kaygısı taşımıyor. İşin ironik tarafı da bu: kariyerinin hiç bu kadar iyi gitmediğini söylüyor.

Yukarıdaki bölüm, yazının kendi cümlelerimizle hazırlanmış Türkçe aktarımıdır — çeviri değildir. Orijinal metin kaynak kutusundaki bağlantıda.

Editörün notu

Biz bu tür hikayelere "yakında bir balıkçı kasabasına yerleşeceğim" anekdotuyla etrafımızda çok şahit olduk. Balıkçı kasabası güzellemeleri artık baymış olsa da, farklı bir toplum, farklı bir kültür içinde de aynı hayallerin kuruluyor olması çok ilginç değil mi sizce de?